19 Ocak 2015 Pazartesi

Hz Nuh A.s Kimdir

Hz. Nuh, İdris aleyhisselamın göğe çıkarıldıktan sonra azan insanlara peygamber olarak gönderildi. İnsanlar putlara tapmaya başladı. Cenab-ı Hak bunun için Nuh aleyhisselamı peygamber olarak gönderdi. O zaman 50 yaşında idi. Yıllarca insanları dine davet etti, putlara tapınmaktan sakındırdı ve Allahü Tealaya ibadet etmelerini söyledi. Ama Nuh aleyhisselama kendi oğlu Yam yani Ken’an bile iman etmedi, hatta alaya alıp işkence ettiler: « Andolsun ki Nuh’u elçi olarak kavmine gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim ! Allah’a kulluk edin, sizin ondan baska tanrınız yoktur. Dogrusu ben, üstünüze gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum » (A’raf, 59) . Nuh aleyhisselam insanların davetine icabet etmedikleri için onlara beddua etti:« (Rabbim!) Sen de bu zalimlerin ancak şaşkınlıklarını artır » (Nuh, 24) .
Allahü Teala da bundan sonra Nuh aleyhisselam’a gemi yapmasını emretti: « Gözlerimizin önünde ve vahyimiz (emrimiz) uyarınca gemiyi yap ve zulmedenler hakkında bana (bir şey) söyleme ! Onlar mutlaka boğulacaklardır ! » (Hud, 37) . Gemi bitince tufan oldu (denizler taşti ve her taraf su oldu). Nuh aleyhisselam sayısı 80 kisi kadar olan mü’minler ile 3 katlı olan gemiye bindi. Nuh aleyhisselam gemiye her hayvandan birer çift aldı. Oğlu Ken’an’i da gemiye almak istedi, ama o “Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım” dedi, gemiye binmedi ve hemen bir dalga onu alıp boğdu. Allah Teala da Nuh aleyhisselamın bu oğlu hakkında af dilemesine karşılık: « (…) Ey Nuh ! O asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme.(…) » (Hud, 46) buyurdu.
Sular dağları aştı, insanlar ve hayvanlar telef oldu. 150 gün geçtikten sonra Allahü Teala: « Yere suyunu Çek; göğe: ey gök sen de yağmurunu tut » buyurdu ve bunun üzerine yağmur durdu, sular çekildi. Gemi Irak’taki Cudi dağına oturdu. Hz. Nuh’a inanıp kurtulan insanlar aç oldukları ve dağda yiyecek olmadığı için Nuh aleyhisselamın emri üzerine ellerinde olan bütün yiyecekleri birleştirdiler ve böylece ilk defa Aşure yemeğini yaptılar. İnsanlar Nuh aleyhisselamın 3 oğlu Sam, Ham ve Yafes’ten türediği için Hz. Nuh’a ikinci Adem de denir. Nuh aleyhisselamın 1000 yaşında vefat ettiği söyleniyor, ama Kur’an-ı Kerim’de : « Andolsun ki biz Nuh’u kavmine gönderdik de o 1000 yıldan 50 yıl eksik bir süre yanlarında kaldı.(…) » (El-Ankebut, 14) geçiyor. . Hz. Nuh gemicilerin ve marangozların piri sayılır, çünki bu işleri Allah’ın ihsanıyla ilk defa o yapmıştır.

Hz Eyyüp A.s Kimdir

Hz. İbrahim soyundan gelen bir peygamber.
Eyyûb (a.s.)’dan Kuran’da dört yerde bahsedilir ve sabır örneği olarak takdim edilir (en-Nisâ, 4/163; el-En’âm, 6/84; el-Enbiyâ, 21/83; Sâd, 38/41). Tevrat’ta da “Eyyûb” adıyla müstakil bir kitap, Hz. Eyyûb’un kıssasına tahsis edilmiştir.
İslâm kaynaklarına göre Havrân bölgesinde yasayan ve çok zengin olup, sayısız malı-mülkü, birçok oğlu kızı bulunan Eyyûb (a.s.), kendi toplumuna peygamber olarak gönderilmiştir. Sabah-aksam ümmeti ve Allah’a ibâdetle meşgul olan Hz. Eyyûb, Rabbinin bir imtihanına mârûz kalmış, bütün servetini, çocuklarını kaybettiği gibi şeytanın kendisine musallat olması neticesinde kalbi ve dili hâriç bütün vücudunda çıbanlar çıkmış, iltihaplı yaralar açılmış, yaralarına kurtlar dolmuş ve vücudu bozulup kokmaya baslamıştı. Bu durumda kocasına hizmete sebât eden esi “Rahmet” hariç hiç kimse onun yanına yanaşmadığından cemiyetten çekilmek mecburiyetinde kalmış, fakat hiçbir zaman sabrını ve Cenâb-ı Hakk’a bağlılığını kaybetmemiştir. Farklı rivâyetlere göre 3, 7, 13 veya 18 sene gibi epey uzun süren bu sıkıntılı dönemden sonra sabrıyla imtihanı kazanan Eyyûb (a.s.) Cenâb-ı Hakk’ın lütfu ve emriyle ayağını yere vurmuş, fışkıran su kaynağından yıkanıp içerek eski sıhhati ve güzelliğine kavuşmuştur. Ayrıca kendisine yeniden birçok servet ve çocuk da ihsân edilmiştir.
Genellikle kabul edildiğine göre bu imtihana uğradığı sırada yetmiş yaşında olan Hz. Eyyûb, şifâ bulduktan sonra yirmi yıl daha yaşamış, diğer bazı rivâyetlere göre ise hastalığından önceki kadar daha ömür sürmüştür. Kendisinden sonra Bişr adındaki bir oğlu, kavmine peygamberlik yapmıştır.

Hz Adem A.s Kimdir

Hz. Adem , yeryüzünde ilk insan ve ilk peygamber, bütün insanların babası’dır.
Çeşitli memleketlerden getirilen toprakları melekler su ile çamur yapıp, insan şekline koydular. Mekke ile Taif arasında 40 yıl yatıp salsal oldu. Yani pişmiş gibi kurudu. Önce Muhammed aleyhisselamın nuru alnına kondu. Sonra Muharrem’in onuncu Cuma günü ruh verildi. Her şeyin ismi ve faydası kendisine bildirildi. Boyu ve yaşı kesin olarak bildirilmedi. Allahü tealanın emri ile bütün melekler, Adem’e secde etti, ama İblis (şeytan) kibirlenip, bu emre karşı geldi ve secde etmedi : « Hani biz meleklere (ve cinlere): Adem’e secde edin , demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kafirlerden oldu »(Bakara, 34) . Hz. Adem 40 yaşında Firdevs adındaki Cennet’e götürüldü. Cennet’de yahut daha önce Mekke dışında uyurken, sol kaburga kemiğinden Hz. Havva yaratıldı. Allahü teala onları birbirine nikah etti. Yasak edilen ağaçtan unutarak ve İblis’in oyununa gelerek önce Havva, sonra Adem aleyhisselam yedikleri için Cennetten çıkarıldılar. Adem aleyhisselam Hindistan’da Seylan (Ceylon) adasına, Havva ise Cidde’ye indirildi. 200 sene ağlayıp yalvardıktan sonra , tövbe ve duaları kabul olup, hacca gitmesi emr olundu: «Sonra Rabbi onu seçkin kıldı; tevbesini kabul etti ve doğru yola yöneltti »(Ta’ha, 122) . Arafat ovasında Havva ile buluştu. Kabe’yi inşa etti.
Hz. Adem her sene hac yapardı. Arafat meydanında veya başka meydanda , kıyamete kadar gelecek çocukları belinden zerreler halinde çıkarıldı. «Ben sizin Rabbiniz değil miyim ?» diye soruldu. Hepsi «Evet » dedi. Sonra hepsi zerreler haline gelip, beline girdiler. Yahut belinden yalnız kendi çocukları çıktı. Sonra Şam’a geldiler. Burada çocukları oldu. Neslinden 40.000 kişiyi gördü. 1500 yaşında iken çocuklarına peygamber oldu. Çocukları çeşitli dillerde konuştu. Cebrail aleyhisselam 12 kere geldi. Oruç, her gün bir vakit namaz ve gusül abdesti emredildi. Kendisine kitap verilip, fizik, kimya, tıp, eczacılık, matematik bilgileri öğretildi. Süryani, İbrani ve Arabi diller ile kerpiç üstüne çok kitap yazıldı. Bir rivayete göre 2000 yaşında iken Cuma günü vefat etti. Hz. Havva 40 sene sonra vefat etti. Kabirlerinin Kudüs’de veya Mina da Mescid-i Hif’de veya Arafat’da olduğu rivayetleri vardır.
Habil ile Kabil
Habil ile Kabil Hz. Adem’in oğullarından ikisidir. Habil’in Allah’a yaptığı kurban’ın kabul edildiği ve kendi kurbanın Allah tarafından kabul edilmediği için Kabil, Habil’i öldürür ve böylece dünyada ilk kâtil olma makamına mazhar olur. Sonra bir kargadan görüp Habil’i yerin altına gömdü. Allahü teala Kur’an-ı Kerimde mealen buyuruyor ki : « Allah nezdinde İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona «OL !» dedi ve oluverdi »(Al-i İmran, 59) . Burada değinilen durum, Hz.İsa’nın ve Hz. Adem’in babasız dünyaya gelmeleridir (M.K.). Peygamberimiz Muhammed (S.A.V.) Hz. Adem hakkında : « Allahü teala Adem’i (aleyhisselam) yeryüzünün her tarafından aldırdığı topraktan yarattı. Bu sebeple zürriyetinden siyah, beyaz, esmer, kırmızı renkte olanlar olduğu gibi, bazıları da bu renklerin arasındadır. Bazısı yumuşak, bazısı sert, bazısı halis ve temiz oldu » (Hadis-i şerif, Müsned-i Ahmed bin Hanbel) buyurmuştur.
Hz. Adem 5 şeyi ile bahtiyar olmuştur:
1) Hatasını itiraf etmek
2) Pişmanlık duymak
3) Nefsini kötülemek
4) Tevbeye devam etmek
5) Rahmetten ümidini kesmemek
İblis de 5 şeyden bedbaht olmuştur:
1) Günahını ikrar (saklamadan söylemek) etmemek
2) Pişmanlık duymamak
3) Kendini kötülememek
4) Kendini kötülemeyip azgınlığını Allahü Teala’ya nisbet etmek
5) Rahmetten ümidini kesmek

Puta İman İle Allah’a İman Arasındaki Fark Nedir?

Soru : Allah’a iman ile puta iman arasındaki fark nedir? Hz. Muhammed’in şirk aracı olan putları kırıp yok ettiği anlatılır. İnsanın put karşısındaki inanç ve bağlılığı ile sâdece Tanrıya has olması gereken iman arasındaki fark, heykel kırarak ya da yasak koyarak kalkar mı? Ya; insanı, put’un karşısında “el-pençe divan” durduran sebep ile Tanrı karşısında kıyam ettiren sebep aynı ise? Misâl; Tanrı, yarattığı insanın beklenti, zaaf ve korkularını kullanarak, kendisi için “iman” devşirmeye tenezzül eder mi?
Cevap : İman, inanmaktır. Kim neye inanırsa ona iman etmiş olur. Putçular/müşrikler Allah’ın varlığına inanmakla beraber, putlarının da Allah katında kendilerine şefaatçi olacağını düşünüyorlardı. Onların bu inançları putların ilahlığına bir nevi imandır.
- İman, kalbe ait bir husustur. Bu sebepledir ki, İslam’da“Dinde zorluma yoktur” (Bakara, 2/256) prensibi çok önemli bir kuraldır. Buna göre, bir putu kırmakla imanı elde edemezsiniz. Önemli olan putçuluk düşüncesini zihinlerden silip atmaktır.
- Bununla beraber, insanlar genellikle aklî muhakemelerini kullanarak karar veremiyorlar. Daha çok bir gelenek halinde cereyan eden hususlara bakarak karar verirler. Heykellerin varlığı bu açıdan olumsuz bir semboldür. Halkın büyük kısmı -o güne kadar babalarından, atalarından bir ilah olarak taptıkları, gördükleri- putların bu sembollerini gördükçe eski inançlarını kuvvetlendiriyorlar. Onları gördükleri anda eskiden beri onlara yapılan ibadeti hatırlarlar. Bu ise tevhit inancının topluma yerleşmesine engel teşkil eden bir unsurdur.
İşte bu olumsuz tabloyu zihinlerden silmek için; yani, putçuluk fikrini zihinlerden silip atmak için göz önündeki heykelleri de ortadan kaldırmak gerekiyordu. Putların kırılmasının hikmeti budur.
“Ya; insanı, put’un karşısında “el-pençe divan” durduran sebep ile Tanrı karşısında kıyam ettiren sebep aynı ise? Misâl; Tanrı, yarattığı insanın beklenti, zaaf ve korkularını kullanarak, kendisi için “iman” devşirmeye tenezzül eder mi ?” şeklindeki soruya gelince;
Buradaki asıl mesele, folklor oynamak değil, vakit geçirmek için eğlencelerden birini tercih etme meselesi değil, ölümden sonraki hayatta ölüm-kalım meselesidir.
Bir an için -farz muhal- diyelim ki, Allah’a karşı el pençe durmakla, bir putun karşısında el pençe durmak aynı korku ve ümitler sebebiyledir. Peki, bu iki korku ile iki ümit arasındaki farkı nasıl görmezlikten gelebiliriz. Her şeyin dizgini elinde, her şeyin anahtarı yanında, bütün kâinatın tek yaratıcısı olan, bütün yarar ve zararları kendi elinde tutan ve varlıkta yegâne hükümran olan Allah’a karşı duyulan korku ve ümit ile, elinden hiç bir şey gelmeyen, kendi varlığından bile haberi olmayan, bize asla ne zararı ne de yararı dokunmayan cansız putlar ve heykeller karşısında duyulan korku ve ümit aynı olabilir mi?
Hakikat ile hayal, akıl ile hezeyan, gerçek ile kuruntu, doğu ile batı, yer ile gök, cennet ile cehennem ne kadar birbirinden uzaksa, bu iki duruş da o kadar birbirinden uzaktır.
- Allah’ın kimseden bir beklentisi yoktur. Bir padişahın halkına verdiği hediyelerini bir rüşvet olarak telakki etmek, bir doktorun hastasına verdiği ilaçları bir beklenti aracı olarak düşünmek, bir anne-babanın evlatlarına gösterdikleri ilgiyi bir menfaat devşirmek olarak algılamak ne kadar çirkin bir saplantı ise, hiç bir şeye muhtaç olmayan Allah’ın dünyada verdiği nimetlerine teşekkür edip edepli olduğunu gösteren kulları ile edepsizlik eden şımarık kullarını ayırt etmek ve ahiretteki karşılığı ona göre tevzi etmek için yaptığı iman davetini bir nevi menfaati devşirme olarak tasavvur etmek, hezeyanların en antika çukurlarında bocalamak anlamına gelir.
Şu mealdeki ayet-i kerime bu hastalığı tedavi edecek güçtedir:
“Ey insanlar! Siz hepiniz Allah’a muhtaçsınız. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, her türlü övgülere ve hamdlere lâyık olan ise ancak Allah’tır. O dilerse sizi ortadan kaldırır ve yerinize başka mahlûklar yaratır. Bunu yapmak Allah’a zor değildir.”(Fatır, 35/15-17)
- Allah ile putlara karşı duruşun mahiyetini fark etmek için Kur’an’ın Allah’ın sözü olduğunu kavramaya çalışmak ve samimi iman etmek gerekir. Zira ilim olmadan cehaletten kurtulmak imkânsızdır.

Allah (cc) İçin Tanrı İfadesi Kullanmak Caizmidir?

“Allah” lafza-i celal Allah’ın ism-i hassıdır/özel ismidir. Kur’an’da -besmelelerle birlikte- 2800’den fazla “Allah” ismi geçmektedir.
İhlas suresinde yer alan,
“De ki: O Allah’tır, birdir.”
mealindeki ayet, Allah’ın kendine bu ismi taktığını açıkça beyan etmiştir.
“İster Allah diye çağırın, ister Rahman.. fark etmez, güzel isimler onundur.”(İsra, 17/110)
mealindeki ayette de Allah lafza-i celal ile, Rahman ism-i celili arasında bir fark olmadığı, ikisinin de O’nun özel isimleri olduğuna işaret edilmiştir.
Allah isminin “ELH” veya “VLH” den müştak olduğunu söyleyenlerin yanında, İmam Şafii gibi bir çok büyük alimlere göre, bu isim mürteceldir/türetilmemiştir, sadece Allah için kullanılan bir özel isimdir.
İlah mabud manasına gelir. Bu kelime bu açıdan hem batıl ilahlar, putlar için kullanılır hem de hakikî mabud olan Allah için de kullanılır. “La ilahe illellah” sözcüğü bu iki hususu da içinde barındrımıştır. Fakat, Yüce yaratıcıyı sadece mabut vasfıyla değil, bütün sıfatlarını çağrıştıran bir unvanla zikretmek istediğimizde bunu Allah ismiyle yaparız. Çünkü, bu isim ancak böyle kapsamlıdır.
İlah ve tanrı kelimeleri, “Allah” lafza-i celalin yerini tutamaz. Bu sebeple, “tanrı” kelimesi ile “ilah” kelimesi birbirinin yerine kullanılabilir.
Bir âyet-i kerimede,
“En güzel isimler Allah’ındır. Allah’a bu isimlerle dua ediniz”(A’raf, 7/180)
buyurulur. Bu âyet, Cenab-ı Hakk’ın birçok isimlerinin bulunduğuna işaret etmektedir. Her birisi güzel ve ulvî mânâlar ihtiva eden bu yüce isimlere “güzel isimler”mânâsında “esmâ-i hüsnâ” denilmektedir. Bu İlâhî isimlerden bazıları şunlardır:
“Vâhid, Evvel, Âhir, Zahir, Bari, Musavvir, Rahman, Rahîm, Hayy, Kayyum, Halım, Kerîm, Tevvâb, Rezzâk, Muhyî, Mümît.”
Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin tamamı kesin olarak bilinmemektedir. Bazı âlimler esmâ-i hüsnânın bin kadar olduğunu beyan ederler. Nitekim, Peygamberimiz (a.s.m.) Cevşenü’l-Kebîr isimli hususî duasında Rabbine bin bir isim ve sıfatla niyaz etmektedir. Yine bazı ulema ise bu isimlerin dört bini bulduğu kanaatindedir. Bu isimlerin ise ekserisini sadece Cenab-ı Hak bilir. Bir kısmını melekler, diğer kısmını da meleklerle birlikte peygamberler bildiği gibi; mü’minler de Peygamberimiz (asm)’den öğrendikleri kadarıyla malûmat sahibidirler.
İbnî Mâce ve Tirmizi gibi hadis kitaplarında esmâ-i hüsnâ hakkında rivayet edilen hadis-i şeriflerde Peygamberimiz (asm) bu isimleri bir bir zikretmekte ve faziletini bildirmektedir. Esmâ-i hüsnânın sayıldığı hadis-i şerifin baş kısmının meali şöyledir:
“Şüphesiz, Allah’ın doksan dokuz, yüzden bir eksik ismi vardır. Muhakkak Allah tektir, tek olanı sever. Kim o doksan dokuz ismi sayarsa veya ezberlerse Cenab-ı Hak onu Cennetle mükâfatlandırır.” (İbni Mâce, Dua 10; Tirmizî, Dua 83)
Ancak, bu müjdeye mazhar olmak için sadece isimleri sayıp ezberlemek kâfi gelmez. Bu İlâhî isimlerin içinde bulunan ve taşımış oldukları ulvî mânâları düşünüp, kâinat yüzündeki tecellî ve akislerini müşahede etmeyi de unutmamalıdır. Meselâ, Allah’ın Rezzak olduğunu bilip düşünerek rızık için endişeye kapılmamalı. Rızkı helâlinden aramalı, kanaatkar olmalı. Cenab-ı Hakk’ın sadece insanın kendisini değil, en küçük mikroptan file kadar, parmak kadar balıklardan tonlarca ağırlıktaki balinalara kadar milyarlarca canlının ve bitkinin rızıklarını hiç şaşırmadan, ihmal etmeden, en güzel bir şekilde ihsan ettiğini düşünüp tefekkür etmek Rezzâk ismini okumanın bir cihetidir.

Cenab-ı Hakk’ın isimleri tevkîfîdir, yani semavîdir. Bu isimlerin büyük bir kısmı Kur’ân-ı Kerim’de zikredildiği gibi, geriye kalanlarını Peygamberimiz (asm) bildirmektedir.
Peygamberimiz (a.s.m.) de zikretmiş oldukları isimleri Rabbinden öğrenerek bildirdiğine göre, Cenab-ı Hak için bu isimlerin dışında bir isim kullanılmaz. Yani, Allah sadece Kur’ân’ında bildirdiği ve Habib’ine öğrettiği isimleriyle kendisine niyaz edilmesini istemektedir. Başta mealini verdiğimiz âyet-i kerime bu mânâya işaret etmektedir.
Cenab-ı Hakk’ın, söylendiği zaman kalb ve gönülleri dolduran ve kâinatı mânâlandıran “Allah” ismi-i celâli ve doksan dokuz mübarek ismi ve sıfatları bulunuyorken, Onu başka uydurma isimlerle anmak ne kadar yakışıksız bir hareket olduğu açıktır. Bilhassa “Allah” ismini söylememek için ısrarla “tanrı” kelimesini kullanmak, iyi niyetten kaynaklanan bir düşünce değildir. Çünkü esasen “tanrı”kelimesi, bir olan Allah’ı tanımayıp başka “uydurma” mabutlara isim olarak verilmiştir. “Yer tanrısı, gök tanrısı”gibi. Halbuki Cenab-ı Hakk’ın böyle bir isme ihtiyacı olmadığı gibi, kendi bildirdiği isimlerin dışında çağrılmamasını, dua ve niyaz edilmemesini istemektedir.
İsmi Ahmed olan bir insanı “ağaç” diye çağırsanız size ne kadar kızacağını, hattâ darılıp küseceğini; yanlışlıkla söylemişseniz hemen “Benim ismim ağaç değil Ahmed’dir.”diyeceği kesindir. Bir kul olan insan kendi ismiyle çağrılmayıp başka uydurma bir isimle çağrıldığı zaman nasıl kızıyorsa; kâinatın Rabbi olan Yüce Allah, kullarının kendisini uydurma isimlerle çağırmasına, dua etmesine hiç rıza gösterir mi? Bir insanı kendi ismiyle çağırmaya dikkat eden insan, Cenab-ı Hakk’ı yüce isimleriyle çağırmazsa ne kadar anlayışsızlık gösterdiğini, ne kadar hata ettiğini artık anlamalı. Bilhassa “Allah” ismi celilî Allah’tan başka hiçbir mahluka verilmediği için de ismi âzam olmuştur.
Buna göre “tanrı” kelimesi “Allah” lafzının yerini tutmaz. Ancak kişi isterse Allah’ı niyet ederek, bir yaratıcıyı kasdederek, İlah ya da Tanrı diyebilir.
Sorularla İslamiyet

Allah (cc) İle Konuşabilirmiyiz ?

1. Kişi içinden geçen duygularını arz ederek ve dua ederek Allah Teala ile konuşur.
2. Allah Teala kulunun kalbine bazı güzellikleri ilham ederek kulu ile konuşur.
3. Kur’an-ı Kerim okumakla Allah Teala ile konuşulur.
Kaf Suresi’nin 16. Ayeti şöyledir:
“İnsanı Biz yarattık. Onun için, nefsinin kendisine neler fısıldadığını, neler telkin ettiğini de Biz pek iyi biliriz. Çünkü Biz ona şahdamarından daha yakınız.”
Kur’an ayetlerinde Allah’ın kullarıyla konuştuğunu doğrudan açıklayan ve bildiren bir ayet bilmiyoruz. Ancak Kur’an okuyan ve dinleyen her mümin Allah’ın kelamını konuştuğu ve dinlediği için Onunla konuşmuş ve onu dinlemiş demektir. Bu anlamda Allah Kur’an okuyan her mümin ile konuşur denilebilir.
Kur’an, bizi cennete ulaştırıp, cehennemden koruyan merhamet ve şefkat dolu bir kitaptır. Asla zatını kavrayamayacağımız, ama isim ve sıfatların tecellilerini kâinatta mutlaka bulmamız gereken Yüce Allah’ımızın bizi muhatap kabul edip bir mektup göndermesi eşsiz bir güzelliktir. Kur’an’ı okurken, insan bir noktaya gelir ki, Cenab-ı Hakk’la konuşur gibi olur. Ayetler bizzat ona ait olduğu için ağızdan çıkan her kelime O’nun emir, müjde ve yasaklarının yeniden canlanmasına vesile olur. Her bir kelimeye karşılık olarak yaratılan güzel ruhlar ve melekler, hadislerin ifadesiyle kıyamete kadar o güzel kelimeyi zikreder ve sahibine sürekli sevap yazılır.
Âlemlerin Rabb’i olan Allah, bir lütuf eseri olarak kullarıyla konuşmuş ve onlara kitaplar göndermiş. O da yetmemiş izah etmesi ve yaşantısıyla da birebir örnek olması için peygamberler göndermiş. Bazı vaatlerde ve uyarılarda bulunmuş, tâ ki insanoğlu imtihanını başarıyla verebilsin.
Diğer taraftan Allah’ın mahlukatıyla konuşması vardır. Cenâb-ı Allah ezelî ve ebedî kelâm sahibidir. Peygamberlerine vahiy gönderdiği gibi, mahlûkâtıyla da ilhâm yoluyla konuşur, mahlûkâtının her ihtiyâcını onlara ilham yoluyla bildirir, onlara imdat eder. Kullarının kalbine dilediği bilgileri ilhamla aktarır, doğruları ilham eder.
Cenâb-ı Hak, peygamberleriyle vahiy yoluyla konuşur. Hazret-i Mûsâ (as)’nın Tûr dağında vahye mazhar kılınışını ve Allah’ın kelâmına muhatap oluşunu Kur’ân’da şöyle buluruz:
“Mûsâ tayin ettiğimiz vakitte gelince, Rabb’i onunla konuştu.”1
Bir sonraki âyet:
“Ey Mûsâ! Seni gönderdiklerimle ve konuşmamla insanlar arasından seçtim.”2
Bir başka âyette şöyle buyurulur:
“Bir kısım peygamberleri sana daha önce anlattık. Bir kısmını ise sana anlatmadık. Allah Mûsâ ile gerçekten konuştu.”3
Şu âyet de, Cenâb-ı Hakk’ın kullarıyla konuşmasının keyfiyeti hakkında bize bilgi vermektedir:
“Allah bir insanla ancak vahiy sûretiyle veya perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderir; izniyle dilediğini vahyeder.”4
İlhamlar da Allah’ın çok perdelerden geçmiş konuşmalarıdır. Fakat vahiy kadar gölgesiz ve sâfî değildir. Üstad Saîd Nursî Hazretlerine göre, ilhamların husûsiyet ve külliyet cihetinde çok çeşitli dereceleri vardır. En cüz’îsi ve en basiti hayvanların ilhamıdır. Onlardan biraz yüksek, avam insanların ilhamları gelmektedir. Sonra sırayla ilhamlar, avam melâikenin ilhamları, evliyâ ilhamları ve melâike-i izam ilhamları tarzında derece derece yükselmektedir. İlham sırrına binâen her bir velî kalbinin telefonuyla: “Kalbim benim Rabb’imden haber veriyor.” diyebilmektedir.5
Cenâb-ı Hak yaratıklarına vazîfelerini ilhamla bildirir, ilhamla telkin eder, kullarına istikâmeti ilhamla gösterir ve hidâyet verir. Bilhassa hayvanâtın hemen hepsi dünyaya geldikleri zaman nasıl hareket edeceklerini, rızıklarını nelerden ve nasıl elde edeceklerini, hastalıklarında nasıl şifâ bulacaklarını, hayat şartlarına nasıl ayak uyduracaklarını bir içgüdü de denilen İlâhî sâik hâlinde, yani sevk-i İlâhî tarzında, yani telkin edilmiş bilgi paketleri tarzında beyinlerinde bulmaktadırlar. Cenâb-ı Hak tüm canlılara yaşadıkları sürece ihtiyaçları olan şeyleri eksiksiz telkin ve ilham etmektedir.
Dipnotlar:
1. A’râf Sûresi, 7/143.
2. A’râf Sûresi, 7/144.
3. Nisâ Sûresi, 4/164.
4. Şûrâ Sûresi, 42/51.
5. Sözler, s. 124.

Allah (c.c.) Bildiği Herşeyi Yaratabilirmi?

İlmin sahasına giren her şeyin mutlaka varlık sahasına girmesi gerekmez. Örneğin, bir mimar-mühendis, inşaat ve sanat estetiği konusunda yüz derecelik bilgisi varsa, bunun yüzde birini bile uygulamaya koymayabilir. Hatta denilebilir ki, hiç bir ilim sahibi, sahip olduğu ilminin tamamını uygulamaya koymamıştır. Bunun gibi, Allah’ın sonsuz ilmi de sonsuzluk kavramına uygun varlıkların yaratılmasını gerektirmez. Sadece ilmi değil, sonsuz kudreti de sonsuz bir varlığı yaratmamıştır.
- Bununla beraber, Allah’ın sonsuz ilmi hem varlığa hem yokluğa taalluk etmektedir. Bu anlamda, Allah’ın sonsuz ilminde -adeta- sonsuz olan varlıklar ile var olmayanlar birlikte yer almaktadır. Bunlardan kudret tarafından harici vücut elbisesi giydirilenler varlık sahasına da çıkıyorlar. Kudret tarafından bu vücut elbisesi giydirilmeyenler ise, harici vücudu giymemekle beraber, ilmî vücutlarıyla Allah’ın sonsuz ilminde var olmaya devam edecekler.
Bundan anlaşılıyor ki, Allah’ın sonsuz ilmi, kudretin giydirdiği harici vücut elbisesini giyen varlıklar yanında, kudret tarafından harici vücut giydirilmeyen ve bu sebeple varlık sahasına çıkmayanları da kapsamaktadır.
- Allah’ın bütün sıfatları sonsuzdur. Ancak, iç içe girmiş dairler gibi iç içe olan Allah’ın isim ve sıfatları, -sonsuz olmakla beraber- birbirlerini sınırlandırıyorlar. Mesela; yaratmak söz konusu olduğunda, merkezdeki isim, Hâlık ismidir. Fakat Hâlık ismi, aynı zamanda Hâkim isminin hikmetini de gözettiği için, hikmetsiz şeyleri yaratmaz, o konuda kendi kendini sınırlandırmış olur.
Bundan anlaşılıyor ki, Allah’ın bütün isim ve sıfatları gerçekte mutlak ve sınırsız olmakla beraber, tecelli ettikleri varlıkların kapasitelerine göre bir tecellide bulunurlar.
Güneşte tecelli eden Nur isminin Ay’daki tecellisi aynı değildir. Hz. Cebrail’i yaratırken tecelli eden bir kudret, bir kelebeği yaratırken aynı şekilde tecelli etmez. Onun içindir ki, her ismin bir azami mertebesi var ve bütün isimlerin de bir ism-i azamı vardır.

Evde ki Müslüman Kız

Bir yandan fıtrattan gelen içgüdüyle örtünme hissi, diğer yandan moda kavramının şeytani içgüdüsüne kapılma isteği! Bu iki arzuyu bir arada tutamayız. Her gördüğümüze tebessüm edip benimsersek, biz; biz olmaktan çıkarız. Her çağıran dünyevi seslere kulak verir, her önümüze sunulana göz kırparsak ne yapacağımızı şaşırır, işte bugünkü gibi ilginç kıyafetler giyip gülünç duruma düşeriz.
Allah `ın adıyla… Müslüman genç kızlar olarak günümüzün büyük bir bölümünü, bazen de tamamını evde geçiririz. Bu yüzden değerli kardeşlerim; evin içindeki görevlerimiz, sorumluluklarımız ve davranışlarımızı irdelemek lazımdır. İnce detaylar üzerinde duracağımız için konu uzayabilir lakin konunun ehemmiyeti bunu gerektiriyor…
İkinci tesettürümüz olan evlerimizde, evlenene kadar geçirdiğimiz süreç, bizi geleceğe hazırlayan, temel nitelik arz eden bir süreçtir. Temel diyoruz çünkü keskin bir viraj olan evlilik hayatının nasıllığı, genç kızlık döneminde şekillenir. Örneğin; bir genç kız bedenen evliliğe hazır olsa da ruhen hazır olmayabilir. İyi bir genç kızlık döneminden geçmemiş, annesinden, varsa ablalarından yeterli eğitim almamış olabilir. Buna rağmen evlenen veya evlendirilen nice kişiler biliyoruz ki; eşinden şikâyetçi, çocuklarından şikâyetçi, hayatı huzursuz… Bu süreçten başarıyla geçmeyenlerin yaptığı en büyük yanlış genellikle yanlış eş seçimidir. Fakat bu başlı başına bir konudur, o halde biz bununla iktifa edelim…
Kardeşlerim! Öncelikle bizim kendimize karşı görevlerimiz vardır. “Ey iman edenler! Siz kendi nefislerinizi ıslah etmeye bakın!” (Maide / 105)
İşe kendimizden başlayacağız. Beni kim yarattı? Nerden geldim? Nereye gideceğim? Görev ve sorumluluklarım nelerdir? Diye kendimize sorup, kulluk binasını yükseltmek için bütün enerjimizi sarf edeceğiz. Dert sahibi olacağız. Boşuna yaratılmadığımız realitesini söze değil öze, özün de özüne yerleştireceğiz. Allah (c.c)`ın buyruklarından, nefsi, bedeni, aileyi, insanları ve toplumu kurtaran ve kollayan, bizi biz yapan, sağlıklı ve erdemli bir toplum nizamının temel taşları olan değer yargılardan haberdar olacağız. Kur`an ayetleri, bize sürekli dert sahibi, sorumluluk sahibi olmayı hatırlatır ve bizi sürekli akletmeye, düşünmeye ve öğrenmeye sevk eder.
Tabi bu arada kulluk vazifelerimizi öğrenmek için illaki başkalarının bizi yönlendirmesini beklemeyelim. Anne ve babamız bilinçsiz veya gevşek olabilir, bize İslam`ı anlatmıyor olabilirler. Bu bizi tembelliğe sevk etmesin! Girişimci olalım, heyecanlı ve meraklı olalım, ilk adımı atan olalım. “Kulluk” diyor çünkü Rabbimiz. Bu, içinden kolayca sıyrılacak, vurdumduymazlığa sevk edecek basit bir sorumluluk olmasa gerek…
Her ne kadar olmazsa olmazlarımıza vakit bulamamanın hiçbir bahanesi yoksa da, çalışmayan ve okumayan kızlar için vakit boldur. Bir genç kız Kur`an-ı Kerim`i tecvidiyle okumayı muhakkak bilmeli, çevresinde öğreteceği kimseler varsa da öğretmelidir. Siz de biliyorsunuz ve görüyorsunuz ki, toplumumuzun menfi gidişatının sebebi cahillik, cahil olduğunun farkında olmamak veya ilmiyle amel etmemektir. Cahil olmayacağız. Zihnimizi meşgul eden, bulandıran bütün gündemlerden sıyrılıp sadece öğrenmeye ve öğrendiklerimizi uygulamaya odaklanacağız. Bizlere cahillik, tembellik ve ayakları inatla dünyaya çivileyip ahireti unutturan meşguliyetlere aldanmak yakışmaz. Bunun için bol bol okuyacağız. Tam bir kitap aşığı olacağız, yorulmayacağız, merak edeceğiz, soracağız, yaşayacağız…
Ve şiarımız tesettür! Öncelikle Müslüman genç kız Allah`ın bu yüce emrine ensar kadınları teslimiyetiyle “semi`na we eta`na!” demelidir. Tabi bununla da kalmamalı, hicabın emredildiği ayetleri, tefsir ve mealiyle muhakkak okumalıdır.
Gelenek ve göreneklere düşkün anne-babalarımız ve bizi korumak refleksiyle kıskançlık gösteren ağabeylerimiz olabilir. “Yeter artık büyüdün, kapanmalısın, falanca görse ne der?” gibi telkinlerle bizi baskı altına almış olabilirler. Onlara kızmayalım! Zira onlar bizden kötü bir şey istemiyorlar. Metodları yanlış, ihlâsları eksik olabilir fakat nihayetinde tesettürün koruyucu niteliğinin farkındalar ve bunu kızlarından, kardeşlerinden uygulamalarını istiyorlar. Önemli olan bizlerin hangi niyet, bilinç ve ölçülerle tesettüre büründüğümüzdür. Zaten bunun farkında isek “Ben başkaları için değil, Rabbimin emri olduğu için örtünüyorum” diyeceğiz.
Onlar da yanıldıklarını anlayacaklar. Anlamasalar bile bizim için değişen bir şey olmayacaktır.
Azize kardeşlerim! Tesettür diyoruz ama bunun bir ölçüsü, sınırı var mıdır? Nasıl örtünmemiz gerekir? Bütün bunları nasslara ve ulemanın görüşüne başvurarak öğrenelim. Ve bu doğrultuda Rabbimizin bizden istediği şekilde, en güzelini, en takvalısını tercih edelim. Lakin önce gözlerimizi haramdan korumayı, takva elbisesini kalbe giydirmeyi, tesettürün ruhunu diriltmeyi ilk plana alalım…
Bazı siyasi ve ahlaki etkilerin sonucunda yozlaşan toplumumuzun en büyük hastalıklarından biridir; “net olamamak”… Bugünkü örtünme şekline bakalım. Ne siyah, ne beyaz! Netlik yoktur. Kardeşlerimiz nefislerine hoş gelen her güzellikten faydalanmak istiyorlar. Bir yandan fıtrattan gelen içgüdüyle örtünme hissi, diğer yandan moda kavramının şeytani içgüdüsüne kapılma isteği! Bu iki arzuyu bir arada tutamayız. Her gördüğümüze tebessüm edip benimsersek, biz; biz olmaktan çıkarız. Her çağıran dünyevi seslere kulak verir, her önümüze sunulana göz kırparsak ne yapacağımızı şaşırır, işte bugünkü gibi ilginç kıyafetler giyip gülünç duruma düşeriz.
Ve biz İslam`ın temsilcileriyiz! Bize bakan Meryem`i görmeli, suskunluğumuzda Meryem`i duymalı, bakışlarımızda Meryem`in hayâsını ruhuna katmalı… Bizimle konuşan Zeyneb`le konuşmalı, Hüseyn`i anlamalı… Bizim izimizi süren, Fatıma`nın nuruyla aydınlattığımız yollarda yürümeli… Evet, o Fatıma ki, vefat edeceğini anladığında, kimse görmesin diye cesedini örtmelerini ve gece gömülmesini isteyen bir edep abidesi!
Kardeşlerim! Tesettür bizim en görünür amelimizdir. Dişiliğimizi değil, kişiliğimizi ön plana koyan bir kalkandır. Takvadan ve ruhtan yoksun bir giyiniş tarzı bize iki kere hesap vermeye sevk edecektir. Biri Allah`ın emrini hakkıyla yerine getirememek, diğeri tesettürü görüntü, hal ve hareketlerle yanlış tanıtarak kötü örnek olmak… Bunlardan Allah`a sığınırız.

Maaş Alabilmek İçin Kağıt Üstünde (Anlaşmalı) Boşanmak Caizmidi

Soru :
Bazı insanlar ölen babasının maaşını almak için eşleriyle mahkeme kararıyla boşanıyorlar fakat yine aynı evi paylaşıyorlar. Bunun dini nikaha zararı var mıdır?
Cevap :
Bismillahirrahmanirrahim
Soruyu ne yazık ki eksik sormuşsunuz. Dini nikahın durumu sorulduğu gibi, bu şekilde yapıp elde edilecek kazancın helal olup olmadığı da sorulmalıdır.
Bu durumda ölmüş babasının maaşını almak helal olmaz.
Maaş için evlilikte hile yapmak haramdır. Hileli boşanma sonucu alınan para, ‘helal’ değildir. Maalesef soruda sorulduğu gibi bazı bölgelerde kadınlar, hayatta olmayan babalarının maaşını almak için, eşlerinden anlaşmalı olarak resmen boşanıyor. Mahkeme kararı ile resmi olarak boşanan çiftler, eski eşleriyle dinî nikâhla aynı evde yaşamaya devam ediyor. Kâğıt üzerinde meydana gelen bu değişiklik sebebiyle ilgili kurum söz konusu kişiye babasının maaşını ödemek zorunda kalıyor. Aynı yerde yaşamalarına rağmen dul göründüğü için babasının maaşını alıyor. Zaman zaman şikâyet üzerine yapılan baskınlarda eşlerin boşanmış görünmelerine rağmen birlikte yaşadığı tespit ediliyor. Ancak herhangi bir cezai müeyyide uygulanamıyor.
Hâlbuki böylece anlaşmalı olarak resmen boşanıp haksız yere maaş almak, yıllarca ölen annesinin ya da babasının maaşını almak, kılıfına uydurup yasal yollarla maaş aldığı kurumu dolandırmak kesinlikle caiz değildir. Ölen kimselerin hangi çocuklarının yardım alacağı kanunda bellidir. Maaş almak için boşanmak yasal olabilir; ama dinimizce hiledir. Caiz değildir. Hakkı olmadığı halde devletten para alanlar, kul hakkını ihlal ediyorlar. Dinimiz böyle bir durumu asla onaylayamaz. Bu durum meşru değildir. Çünkü burada bir hak ihlali vardır. Dinimizde hakkımız olmayan bir şeyi almak kul hakkına girer. Zaten böyle bir tutum da bir Müslüman’a yakışmaz. Gerçekten ihtiyaçları varsa, devlet onlara değişik şekillerde gerekli yardımı yapar.
Bazı bölgelerde de, sağ kalan eş, ikinci kez evlendiği halde resmi nikâhını yapmayarak, ölen eski eşinin maaşını alıyor. Bu da kesinlikle caiz değildir. Bunların ilgili kuruma maliyetinin sağlık harcamalarıyla birlikte çok yüksek rakamları bulduğu tahmin ediliyor. Bu durum, yasal yolsuzluktur.
Evet, böyle bir maaşın alınması kesinlikle helal değildir. Çünkü kişi maaşı alabilme kriterlerine, şartlarına sahip olmadığı, yani evli olması gerekirken evli olmadığı için böyle bir maaşı alması haramdır. Dini nikahlı olup olmaması hükmü değiştirmez.
Unutmayalım ki Müslümana her yerde ve her zaman doğruluk yakışır. Müslüman, hak etmediği bir kazancın helal olmadığını ve sorumluluk yüklediğini bilen kimsedir. Müslüman, ölen babası gibi bir gün öleceğini ve Allah Teala’ya hesap vereceğini bilen kimsedir. Müslüman, devlet dini nikâhlı olduğunu bilmese de her şeyi eksiksiz bilen ve gören Rabbini unutmayan kimsedir.
Dini nikâhla ilgili cevabın hala bir önemi varsa;
Mahkemenin boşaması talak yani boşama olmayıp tefrik yani ayırma, evliliği sona erdirmedir. Bu şekilde boşanan eşler isterlerse tekrar evlenebilirler. Yeni bir nikahın kıyılması gerekir.

“Tevekkül Edenler Allah’a Tevekkül Etmelidirler.”


Allah’a tevekkül etmek, mümin için Allah tarafından verilmiş en büyük nimettir. Nimettir, çünkü Yüce Rabbimiz, yaşadığımız dünya hayatı boyunca, bizleri çeşitli imtihanlarla sınayacağını bize bildirmiştir.

Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele. (Bakara Suresi, 155)

Allah’a olan yakınlığımız, sevgimiz, bağlılığımız, teslimiyetimiz de bu imtihanlar vesilesiyle ortaya çıkar. Nefsimiz, tüm yaşantımızın bir düzen içerisinde, kusursuz, herhangi bir olumsuzluk yaşamadan geçmesini ister ve en ufak bir olumsuzluk karşısında da ya üzüntüye boğulur ya da isyan eder. Her ne kadar nefsimiz herhangi bir olumsuzlukla karşılaşmak istemese de, hayatımız en ufak detayına kadar Allah’ın kontrolündedir. Ve Allah’ın sünneti gereği, her insan ayette de bildirildiği gibi, korkuyla, açlıkla, ölümle ve daha çeşitli olaylarla imtihan olur.

Yaşadığımız her anın Allah’ın kontrolünde olduğunu vicdanımızla ve imanımızla değerlendirdiğimizde, Allah’ın takdirinin en hayırlı olduğunu düşünüp, Allah’a teslim oluruz.

…Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz. (Bakara Suresi, 216)

Mümin bilir ki, Allah’ın yarattığı bu zorluklar sadece birer denemedir ve çok büyük güzellikler taşıyan hayırlarla doludur. Kur’an ışığında, müslümanca bakan bir göz, bu gerçeğin hemen farkına varır. Allah’ın her şeyi bir hayırla ve güzellikle yarattığına iman eder. Allah’a tevekkül edip, sabrederek büyük bir ecir kazanacağını umut ederek, Allah’a sığınır. Çünkü Allah için yapılan en ufak bir şey, Allah’ın izniyle karşılıksız kalmaz. Mümin karşılığını bu dünyada alamasa da, ahirette Allah’ın en güzel bir şekilde ödüllendireceğine iman eder. Ki, bir mümin için en büyük güzellik Rabbinin rızasını kazanmış olarak, cennete girmektir.

Dolayısıyla, yaşanan olumsuz olaylar karşısında üzülmek, endişelenmek, hüzne kapılmak, haksızlığa uğradığını düşünmek, isyan etmek gibi uygun olmayan bir ruh haline bürünmek, insana hiçbir fayda sağlamaz. Aksine, insan kendine zulmetmiş olur. Bu yüzden Rabbimiz bizden, Kendisi’ne sığınıp, tevekkül etmemizi istiyor. Bizim tek dostumuz, tek vekilimiz Allah. Biz gönülden Allah’a iman ederek, sabredersek ancak o zaman imtihanımız kolaylaşır ve Allah’ın izniyle hayra ve güzelliklere dönüşür.

Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer sizi ‘yapayalnız ve yardımsız’ bırakacak olursa, ondan sonra size yardım edecek kimdir? Öyleyse mü’minler, yalnızca Allah’a tevekkül etsinler. (Al-i İmran Suresi, 160)

Ayetten de açıkça anlaşılıyor ki, mümin hayatı boyunca, hayatının her anının Allah’ın kontrolünde olduğunu aklından çıkarmadan, Allah için sabredip, Allah’a tevekkül etmekte kararlı olmalıdır.

De ki: "Allah' ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim Mevlamızdır. Ve mü' minler yalnızca Allah' a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51)